31 Aralık 2015 Perşembe

Psikanaliz - Rüya Analizi ve Yorumu

Çok kısa bir şekilde rüyanın analizi ve yorumunu psikanalizin nasıl değerlendirdiğini açıklamaya çalışacağız.

Örneğin İmparator İskender, bir kenti kuşattığı zaman, gece düşünde dans eden bir satyre (bknz:Kaynakça-1) görür. Yunanca satir, saturos diye söylenir, ama bu sözcük ''sé Turos'' diye de bölünebilir ve ''senin Tyr, sana ait olan Try'' anlamına da gelir. Oysa İskender 'in kuşatmış olduğu kentin adı da Tyr 'dir (bknz:Kaynakça-2). Burada dilin, derin arzuları kavrayan bir kestirme yola dönüşmek için kendi belirsizliği ile esnek dile nasıl yardımcı olduğu görülüyor. Simgesel konuşma kendi imgelerini, edimlerini, konuşmalarını bile iğreti şekilde alarak her şey bilinçli bireyin dışında geçiyormuş gibi olur.

Freud bizim aklımızın gerisinde, belirsiz imgelerin tümü aracılığıyla çalışan 'başka' bir akıl, başka bir mantık ortaya çıkarır, bunu bilinç düzeyine getirir ve o zaman bu kendi gizli anlamını yitirir. Ben artık bu şifreli, gizli dilin kurucusu değildir; artık sadece onun bir tür ''yeri'' ve uygulayıcısıdır. Benzer şekilde, Freud için bir mit (örneğin Prometeus ya da Oedipus miti gibi), ortaklaşa arzunun dile getirilmesinden başka bir şey değildir: Yunanlılar, Prometeus 'un kişiliğinde tanrılara karşı başkaldırmayı ve onların yerini almayı düşlüyorlardı. Oedipus 'ta ise, eski ataerkil gücü yıkma arzusunu düşsel olarak gerçekleştiriyorlardı. Ricoeur 'ün anlatımına göre; düş, uyuyanı olmayan mitolojidir ve mit ise, insanların uyanık düşüdür (bknz:Kaynakça-3). İşte bu arzunun imgeleriyle biz kendi düşlerimizin anlatısını üretiyoruz. Böylece anlaşılmaz metinler gibi bize görünen düş, nevroz, sanat yapıtı ya da çocuk desenleri, yorumlarla aydınlığa kavuşur. Anlamak, birinin yerine ötekini koymaktır. Psikanaliz, anlamın, yanılmanın yeniden kurulması girişimidir. Freud bizi kuşku çağına soktu ve yorum, kuşku alıştırmasından başka bir şey değildir. Çünkü bilinç, kendi kendini yanıltacak yetenektedir.

Psikanaliz - Rüya Analizi ve Yorumu


Örneğin bir annenin kendi çocuğuna karşı aşırı özenli ve duygulu bakımı, çocukta annenin oblatif (bknz:Kaynakça-4) bir sevgiyle hareket ettiği inancını doğuruyor, oysaki anne kimi kez vicdan rahatsızlığı ile karşı karşıyadır, çünkü daha önce istemediği halde bu çocuğa karşı duyduğu saldırganlık, ona bir suçluluk duygusu uyandırmış ve bu da daha sonra aşırı bir sevgiye yol açmıştır.

Vicdanımız bize bir davranış duyusu verir vermez, bunu bir kuşku sınavından geçirmek gerekir, çünkü vicdan rahatlığı yanıltıcıdır. Aslında, vicdan kendini sürekli çalışma haline getirir. Freud insanı bir arzu varlığı yaptı (arzudan oluşmuş bir varlık gibi yorumladı), ama kültürün etkisi altında da tüm arzu temlerinin bilinçdışına gönderildiğini ve resmi dilin temi üzerinde açıklanamayacağını da aynı zamanda gösterdi. Böylece psikanaliz, herkesin yabancı bir istekle konuştuğu sözün altında ortaya çıkan bir dil bilimi gibi hareket ediyor. Ama Freud, Freudculuk aracılığıyla ortaya çıkabilecek insanı böylece değerinden düşürmek istemiyor, çünkü burada insan determinizmin geçici dayanağı olarak, onda ve o olmadan yapılamıyor, bozuluyor. Freud şunu arzuluyor; ''Analizi yapılan (birey ya da hasta), kendisine yabancı olan anlamı kendine mal ederken, kendi bilinç alanını genişletiyor, daha iyi yaşıyor ve sonuçta daha özgür oluyor, eğer olası ise, daha mutlu oluyor (bknz:Kaynakça-5).

Analiz, kendi gizlemesiyle yapılan gizleyici ve yanıltılmış bir bilincin yerine, kendi öz aldatmacasına karşı silahlanacak açık ve özgür bir bilinç koymak istiyor. Freud 'un demek istediği şey, sonunda bir tür kendi arzularının çocuğu olan insanın, sanrılı bir şekilde doyum kazandığıdır, çünkü bunların dışavurumu, mitolojik bir yanılsama düzeyine yerleşiyor. Yine Freud 'un gösterdiğine göre insan, yalnızca önceden kurulu bir dille donanmış bir refleksiyonun birbirine uygun ve yanıltılmış mesajları aracılığı ile konuşmuyor, ayrıca bedeniyle, hareketleriyle, tikleriyle, kusurlu hareketleri ve nevrozu ile de konuşuyor. Tüm beden bir dildir, ama kendini ve kendi yapıtlarını istediği gibi kullanamıyor, çünkü anlamlı etkinliği kendisinden kaçıyor ve onunla birlikte, tarih boyunca oluşturduğu insan varlığının anlamı da kaçıyor. Bedenimizin konuştuğu bu dilin koduna ve hatta kendini yanıltan sözümüze sahip olamadığımız sürece, tutsak olarak kalacağız.

KAYNAKÇA
1-Satyre (Satir): Mitolojide yarı-tanrı; bedeni insan gibidir, keçi ayaklı ve küçük boynuzludur.
2-Freud, Psikanalize Giriş, s.71-72
3-Paul Ricoeur, Yorum Üzerine, s.15
4-Oblatif (Oblatiflik): Bireyin kendi mutluluğundan vazgeçtiği, kendisini sevenden hiçbir şey beklemeksizin önünde silinmek istediği ve kendini onun hizmetine vermeye çalıştığı cömertçe bir davranış biçimidir.
5-Paul Ricoeur, Yorum Üzerine, s.43


Psikanaliz - Simgeler ve İşaretler Yorumu

Psikanalizin en büyük övünçlerinden birisi, insanın en küçük jestlerinin ve en küçük sözlerinin bir anlama sahip olduğunu göstermek ve şifreli bir dilin işaretleri gibi yorumlamaya değer bulmaktır.

Geleneksel psikolojinin ve klasik felsefenin, bilinçli sorumluluğun yükselticisi saydığı ne varsa (örneğin uçuş, buyurma zevki, bir meslek seçimi...) ve yine tüm anlamsız saydığı şeyler (dil sürçmesi, düş görme, başarısız edim, nevroz...) psikanalizde tutarlı bir dil oluyor, ama bunlar özneden (bireyden) habersiz işliyor ve açıkça belirlenmiş simgelere hizmet ediyor. Örneğin evin anahtarlarını sürekli olarak yitiren bir kadın, bilincinde olmadan, böyle bir başarısız edimle sadakatsizlik arzusunu simgesel olarak dile getiriyor; bu kadın dilini, aynı zamanda baskının, kaçmanın ve özgürlüğün simgesi olan anahtarla anlatıyor; bu simge kadının aynı zamanda reddettiği evin ve özgürlüğün simgesidir.

Benzer şekilde, bilisizliğin psikolojik güvensizliği karşısındaki ilkel insan da, kendisini açıklamalara boğan mitlere bilincinde olmadan koşar ve yine bizim usumuz, çelişkili ve belirsiz duygusal deneyimlerin ayrımına varmaktan vazgeçtiği zaman (örneğin aşk ve nefret bizi aynı kişiye bağladığı zaman bunu yapar), bizi başarısız edimlerin, düşlerin, nevrozların simgesel diline bırakır.

Psikanaliz - Simgeler ve İşaretler Yorumu


Burada diyebiliriz ki, psikanalizin yardımları, arkeolojik araştırmalarla karşılaştırılabilir; o da anlamsız ya da eksik bir materyal aracılığıyla (oyulmuş birkaç taş, birkaç parça nesne ya da eşya) bizim için bilinmeyen dilleri keşfedecek olan uyarlılığı sabırla ortaya çıkarır.
Freud, insanın uyurken gördüğü düşten, insan arzularının kılık değiştirmiş tüm dışavurumlarının modelini çıkardı (bknz:Kaynakça-1).
İnsan uygun ve saydam işaretlerle kendi arzularını anlatamayınca, adeta bir tür gizleme stratejisi benimsiyor (bknz:Kaynakça-2). Bilindiği gibi düş, doyum bulmamış bir arzunun sanrılı doyumudur ve genelde bilinçdışından gelir. Gerçi bizim anımsadığımız düşler, neredeyse bir anlam taşımayan garip anlatımlar altında kendini gösterir. Demek ki düş, yani arzuların bu düşüncesi, belirsiz tüm işaretlerin materyalini kullanarak kendini gizler; gizli anlamı, ahlaksal bilincin kuşkusunu uyandırmadan, masum imgelerin görüntüsü altına gizlenir. Böylece örneğin, havada uçuş, cinsel birleşmenin simgesi olur, böylece uçtuğumu düşümde görebilirim ve bu gördüğüm düşü anımsayabilirim, bunu anlatabilirim. Demek ki simge, bir imge biçimi altında kendini dışavurur (örneğin güneş babanın simgesidir, ağaç erkekliğin, toprak ve su annenin ve kadınlığın simgesidir) ya da gizli bir dilin, bizim arzularımız olan bir dilin imgesiyle kendini belirtir (bknz:Kaynakça-3).

İşte bu sırada dil, söylediğinden başka bir şeyi demek ister ya da röfule terimleri örtmek için kendini bilinçdışı aygıtının hizmetine verir. Demek ki bu imge-simgelerin anlamsız işlevi, örterek açıklamaktır ve stili ise, saf bir imgenin şiirsel ya da bayağı görünüşünün arkasında üstü kapalı ya da gizli bir gerçeği çağrıştırabilen belirsizliktir. Örneğin kara bir şapka aldığını düşünde gören bir kadın, bilincinde olmadan kocasının ölümünü dilediğini bilmez.

İmgenin işlevi, bir ideyi açıkça dile getirmek değildir, ama onunla karmaşık ilişkiler içinde kalarak onu bulmacaya, bilmeceye dönüştürmektir, örneğin burada kara rengin yası simgelemesi gibi. Yine burada röfule temler, arzunun söylemek istediğini oluşturacak olan simgesel materyali tümüyle ele geçirir. Buna göre simgede, anlamın bir mimarisi, anlamın bir sürdeterminasyonu (bknz:Kaynakça-4) vardır ve bunlar kimi kez konuşulan dilin belirsizlik rolünü oynarlar.


KAYNAKÇA
1-İnsan eksik kaldığı sürece, diyordu Nizan, geceleri düş görecektir.
2-Anlamsız -diyor güzel bir biçimde Michel Foucault- anlamın kurnazlığından, anlamın gün ışığına çıkması için kullandığı bir yoldan başka bir şey değildir.
3-Freud, Düş ve Yorumu, s.159-170
4-Surdétermination (Sürdeterminasyon): Bilinçdışının oluşumunda, belirleyici birçok etkenin geri çevrilmesidir.

Uygarlık ve Psikanaliz

Freud 'a göre uygarlık, doğal ortamın teknik olarak düzenlenmesi ve toplumsal yaşamın düzene konulması amacını taşımaz. Uygarlığın temel amacı, bizim doğamızla (insanca niteliğimizle) kültürümüzü uzlaştırmaktır ve böylece insanların mutluluğa ulaşmasını güvence altına almaktır. Eğer uygarlık insanlardan önce kendilerine doyum veren ilkel tepilerden vazgeçmelerini istiyorsa, buna karşılık enerjilerini dengeleyici doyumlar üzerine aktaracak etkinlikleri güvence altına almalıdır. Eğer gerekli ödülü vermeden insandan yanızca özveri istiyorsa, o zaman görevini başaramamış olur.

Oysa Freud 'a göre uygarlık, insanlara yoksunluğa uyum yeteneği kazandırmadan, ilkel tepilerini süblimasyon yoluyla arıtmadan onları toplumsal tabuların baskısı altında yaşamaya itti. Yeni sanatlara, bilime ve zihinsel etkinliklere doğru esinlemeler veren bu arıtılmış eğilimler, bu eğitim, süblimasyon yoluyla, bir lüks gibi, ayrıcalıklı sınıfın insanlarına ayrılmıştır ve bu sınıfın kültürü önce ortaya çıkmış ve işbirliğine gitmiştir.

İnsanların çoğuna gelince, bunlar uygar bir ortamda yaşamalıdır, ama kültür fethinden yararlanmadan ve toplumsal baskı kendilerini zorladığı için, açıkça edilgin bir varlık sürdürerek. Yine yeter ki bu baskı azıcık gevşesin ve toplumsal düzene daha az baskı yapmasın, işte o zaman, insanın bilinçdışında olan tüm saldırganlıklar, o insan dışı korkunç alayıyla birlikte yeniden ortaya çıkıyor. 1914-1918 savaşında, ama ayrıca 1939 'da savaşın yeniden başlamasıyla, Freud 'un önceden duyumsadığı gibi, uygarlık kendi yapay yüzeyini gösterdi, bu yüzeyin arkasında, bizim tehdit edici güdülerimiz kaynıyordu. ''gerçekte uygarlaşmış insandan çok, -diyordu Freud- uygarlığı ikiyüzlülük içinde kabul edenler var. (bknz:Kaynakça-1).

Uygarlık ve Psikanaliz


İnsanların çoğu, anlamadıkları ve paylaşmadıkları bir uygarlıkla karşı karşıya kaldı. ''İnsanın yaratımlarınnı ortadan kaldırmak kolaydır, onların kurduğu bilim ve teknik, yine onların yok olmasına hizmet edebilir. Öyle bir izlenim içindeyiz ki, sanki uygarlık, güç ve baskı olanaklarını eline geçirmesini bilen bir azınlığın, söz dinlemesini bilmeyen bir çoğunluğa benimseteceği bir şeydir (bknz:Kaynakça-2).

Gerçekte, insanların çoğu, uygar maskelerinin arkasına gizlenerek kendi tepilerini doyurmayı deniyorlar ve yine onların çoğu, gizli gizli denemeye giriştiklerinin, yasaklayıcı savunuculuğunu yapıyorlar. ''İnsan insanın kurdudur'' diyebileceğimiz doğal bir duruma taşıyabilecekleri tehlikeleri ve acıları unutarak, bu insanlar ilkel bir özgürlüğün özlemini çekiyorlar; oysa gerçekte bu bir geriye dönüş olacaktır ve ''doğal insan'', ''iyi vahşi'' gibi mitler, kapalı birer anlatımdan başka bir şey değildir.

Özgür ve ilkel olan, çocukluk özlemlerini alıp tarihsel bir döneme taşıyan eski bir yaşamın bu dramatik özlemi, gerçekte doğa ile özgürlüğü birbirine karıştırmaktan başka bir şey değildir. Her bireydeki doğa ile kültür, saldırgan Ben ile uygarlaşmış Ben arasında ortaya çıkan çatışma, sonuçta halen çocuksu olan ruhlar üzerine düşsel bir özgürlüğü uygulama kuruntusudur, çünkü her bir birey, doğal durumun bu sözde özgürlüğünden vazgeçmek istemeden, uygar yaşamın kendilerine verdiği güveni kabul ediyor. Her birey, kendi çocukluk bencilliğinin narsik etksi altında, kendi ilkel tepilerini üstü örtülü bir şekilde doyurmaya çalışıyor. Freud için özgürlük, doğal tepilerin körü körüne doyurulmasında değil, özgürce özveride yatıyor. Burada Freud, Spinoza 'nın görüşüne katılmış oluyor, çünkü bu ikinci düşünüre göre insan, yasalarını kabul ettiği site içinde, arzularını başıboş bıraktığı yalnızlık içinde olmasından daha özgürdür.
Kısaca ifade etmek gerekirse, insanların çoğu için dram, nasıl kendi kurumları ölçüsünde bir tekniğe sahip değilse, yine bu dram kendi çocukluk arzularına göre olmayan bir uygarlığa sahip olmalarında yatıyor. Bunlar gizil, bilinçdışında yatan arzulardır, ama açıkça bilinmezler, çünkü bilinçdışındadır ve kökeninde, her bireyde uyuyan kaba bir saldırganlıktır. Buna göre, Freud 'un insanın bilinç aygıtının alt tabakasında ortaya çıkardığı bu şiddet zevki, yüzeysel olarak uygarlaşmıştır:

''İnsanların birbirine karşı çıktığı bu ilkel düşmanlığın peşinden, uygar toplum sürekli bir yıkım tehdidi altındadır. İnsanlığın saldırganlığını sınırlandırmak ve etkin düzenin psişik tepkilerinin yardımıyla dışavurumlarını azaltmak için uygarlık her şeyini harekete geçirmelidir. (bknz:Kaynakça-3).

Eğr eğitim herkesi ötekiyle daha gerçek ilişkilere doru yönlendirirse, ancak o zaman etnik düzenin bu psişik tepkileri elde edilir. Bu ilişkilere göre ötekinin de başka bir Ben olduğuna inanacağız, ötekini de kendimiz gibi sevmeliyiz; bu durum cinsel, ekonomik ve politik şiddeti sınırlandırmayı haklı çıkaracaktır. Görüldüğü gibi Freud, saldırganlığı bastırmak için bir toplumu yasal olarak zorluyor. Ama bu zorunluluğun yerine getirilmesi için kendi üyelerini zorlayan ve kendi dışında kalanlar için bu saldırganlık tepisini serbest bırakan toplumları da kınıyor (bknz:Kaynakça-4). Bu kınama, toplumları oluşturan devletler kadar kadar, kastları oluşturan egemen sınıflar için de geçerlidir.

''Uygarlık, üyelerinin bir bölümünün, belki de çoğunun ötekini baskı altına aldığı doyum evresini aştığı zaman -gerçi günümüz uygarlıklarının hepsi bu durumdadır-, ezilenlerin yüreğinde bu uygarlığa karşı bir düşmanlığın ortaya çıkışı anlaşılır şeydir, ama bu düşmanlığın kaynağında onun az bir payı vardır. O zaman bu ezilenlerde, kültürel yasakların içe mal edilişi beklenemez, tersine, bu yasakları tanımamaya hazırdırlar, bu uygarlığı yıkma eğilimini gösterirler; bu uygarlığın üzerinde durduğu temelleri yadsıma olasılığı bile vardır. Bu sınıfların kültüre olan düşmanlığı, suçu daha çok paylaşan sınıfların gizli düşmanlığına göre çok daha açıktır ve bir karşılaştırma yapılırsa, ikincilerin ki göze çarpmaz. Bu denli çok sayıda kendi üyelerini doyumsuz bırakan bir uygarlığın kendi varlığını sürdürebilmesi için hiçbir şansı bulunmadığını ve buna layık olmadığını söylemeye gerek yoktur (bknz.Kaynakça-5)

Uygarlık ile psikanaliz birbirini açıklayan iki farklı uçtur, psikoloji ise bu iki ucun birleşimi için gerekli olan aracıdır.

KAYNAKÇA
1-Psikanaliz Denemeleri
2-Bir Yanılsamanın Geleceği
3-Uygarlığın Hastalığı, s.47-48
4-Bu görüş açısından Freud, Bergson 'a yakın sayılabilir, Bergson 'a göre kapalı toplumların kusuru, her zaman belli sayıda bireyleri kapsamak ve diğerlerini dışa tutmaktı. Bknz; Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı
5-Bir Yanılsamanın Geleceği. Ayrıca Freud 'un uygarlık için yazdığı şu güzel sayfalar, Psikanaliz Denemeleri 'nde Savaş ve Ölüm bölümlerinde bulunabilir.

29 Aralık 2015 Salı

Freud 'un Ahlak Yorumu

Endüstriyel uygarlık bunalımlarının Avrupa 'da ortaya çıkardığı toplumsal ve ahlaksal dengesizlik Freud 'un gözüne çarpmıştı. Ekonomik, teknik ve bilimsel ilerlemelere karşın, uygarlığın maddi
edinimlerini boşa çıkarmışa benzeyen çöküntünün işaretlerini Batı toplumunda buluyordu. Ayrıca yaşamının son yıllarında, ilerlemenin yanılsamalarını sert bir şekilde eleştirdi (bknz:Kaynakça-1).
Ona göre gerçekte eğitim her bireyde, kendi bilinçdışı ölçüsünde titiz olan bir Üst-Ben oluşturmakla yetiniyordu. Bu Üst-Ben, toplumsal yaşamın gerektirdiği vazgeçmeleri anlamamıza ve kabul etmemize izin vermeden, bizi kendi arzularımızı gerçekleştirmemizden yoksun bırakıyordu.

Öte yandan ahlak, İyi ve Kötü ikilemini oluşturarak dinsel suçluluk duygusunu uzatmaktan başka bir şey yapmıyor ve insanı, toplumsal olmayan güdüleri reddeder. Toplumsal ölçülere uygun etkinlikleri cesaretlendiren toplumsal bir sınıflamanın üstel düzeninin içine atıyor. Öte yandan eğitim, ödüllendirme ve ceza oyunları oluşturarak ahlaksal bir oluşumdan çok, koşullandırılmış bir eğitimi gerçekleştiriyor. Açıklamak yerine, istiyor; mutluluğun kendi beninin egemenliğinde ve kıvancın kendi yeteneğinde olduğunu göstermek yerine, ödüllerle ya da dıştan gelen cezalarla bağlantılı olanlara uygunluğu arıyor. Toplumun bizden istediği şey, toplumsal bir davranışa ve kurumlaşmış ölçülere dışardan uygun bir davranışa sahip olmak, ama bunu isterken her bireyin temel davranışını ve psikolojik dengesini göz önüne almamak.

Freud 'un Ahlak Yorumu


Böylece birey, toplumsal baskıların altında en yoksun bıraktırıcı eğilimlerle karşı karşıya kalıyor: Bir savaş onun tüm ilkel saldırganlıklarını ortaya çıkarmasına yetiyor. Her bireyin içinde gerçek güdülenmeyle, toplumsal yapının zorlayıcı güçleri arasında bir ikilem oluşturarak, insanları yalnız toplumsal açıdan onaylanmış görmek arzusuyla harekete geçirir. Eğer günümüzde bireysel davranışlar görünürde önceki zamanlara göre daha düzenli ise, bunun nedeni, polis ve yargı çarklarının yetkinleştirilmesidir. Freud, gerçek bir eğitimi, toplumsal koşullandırma eğitimine dayalı olmasını ve alışılagelmiş baskıcı eğilimlerin yerini almasını istiyordu.

Ona göre en yüksek ideallerin peşinde olmak, otoriteyi güç üzerine kurmakla değil, duygusal yoksunluğumuzun ve kırılgan ahlakımızın röfulmanın bir sonucu olduğunu bizi inandırmaya götürecek psikolojik düzenekler üzerine kurmakla olasıdır; ahlaksal bilinç (vicdan) ise, çocukluk arzularına açıkça egemen olma üzerine kuruludur. Mutluluk, ne hayvansı yaşamdadır, ne görevden kaçmakta... Bu mutluluk, cinsel enerjiyi zihinsel çalışmalara doğru yönlendiren süblimasyondadır, araştırmada, yaratıcılıkta, yapımcılıktadır. Bunun yerine, narsizmin egemen olduğu çocukluk arzularının ilkel amacını koymak, ahlaksal eğitimin sonu olur. Bir duygunun ya da eğilimin yerini bir başkasının almasının, böyle bir eğilimin aktarımının; sanatsal, bilimsel ya da düşünsel gibi yüksek zevkler almasını bilen az sayıdaki ayrıcalıklı insanların erimi içinde bulunduğunu Freud kabul ediyordu.

Eğer derin toplumsal dönüşümler öncelikle gerçekleşmemişse, eğer insanı insanca olmayan çalışmalardan, ekonomik ve kültürel yabancılaşmadan kurtarmamış ise, kendini ve böylece bilimleri ve sanatları tanımaya zaman ayıracak olasılıklar vermemişse, insanı kaba tüketim zevklerinden yaratıcı ya da düşünsel yüksek zevklere götürmek, yalnız ütopik bir tasarı olarak kalacaktır (bknz:Kaynakça-2). Ama Freud 'un sonuç olarak demek istediği ruhsal, zihinsel, estetik vb. bizim düş kırıklığımızla ve acılarımızla tümüyle bir denge kuramaz. İnsan yaşamının gerçek amacı, insanın ilk baştan beri özlemini çektiği bu birliği ve topluluğu yeniden kuracak olan ve giderek sıcaklık kazanacak olan iletişimin sağlanmasıdır.


KAYNAKÇA
1-Psikanaliz Denemeleri 'nin son kısımları ve Uygarlığın Hastalığı
2-Uygarlığın Hastalığı

28 Aralık 2015 Pazartesi

Freud 'un Din Yorumu (Psikolojik Açıdan)

Freud 'a göre, arzuların enerjisini kanalize etmeye yönelik ilk kurum dindir. Yine Freud 'ın yorumlayışına göre dinin başlıca üç işlevi vardır:


  • Din, grubun bireylerinin zaptedilmiş duygu yüklerini kaynaştırır ve boyutlarını şiddetli bir heyecandan alan topluluğun ritlerine bu duyguları vererek birliği sağlar.
  • Din, evrendeki insanın güçsüzlük ve güvensizlik duygularına karşı bireylerin yoksunluk duygularını durduran bir asudelik sözü vererek bir denge sağlar ve sonsuz güvenlik arzusuna karşılık olarak sanrılı bir doyum verir.
  • Son olarak din, kültürel yasaklara karşın, doğaüstü bir başlangıç verir, böylece her yerde ve her zaman ona salt ve tartışma götürmez bir nitelik kazandırır.


Sözün kısası din, aynı zamanda insanın kendi tepileri karşısındaki sıkıntısına ve kendisini ezen evrensel güçler karşısındaki sıkıntısına bir yanıt verir, böylece zevk ilkesi ile gerçeklik ilkesini uzlaştırır. Dinin kaynaklarını ve olgusal anlamını Freud şöyle özetliyor;

''İlkel sürünün babasına ilişkin bilimsel mite çabucak dönelim. Bu baba daha sonra dünyanın yaratıcısı saygınlığına (değin) yükseltildi; hem haklı olarak, çünkü ilk sürüyü oluşturacak tüm oğulları o dünyaya getirdi. Oğullarından her birisi için aynı zamanda idealdi, korkutucuydu ve hayranlık uyandırıyordu, daha sonraki kavramının kaynağı oldu (Kaynakça-1)''.

Freud - Din Yorumu


''Günün birinde bu çoğunluk bir araya geldi, babayı öldürdü ve parçaladı. Başarıya ulaşan sürülerden hiçbirisi onun yerini alamadı, ya da başarıya ulaşmış olsa bile, kavgaların ve ölümlerin izlediği bir düşmanlığın kendisine başkaldırdığını görüyordu. Sonunda hep birlikte babanın kalıtından vazgeçme gerektiğini anladılar. Bunun üzerine kardeşliğe dayalı totemik bir topluluk kurdular, üyeleri aynı haklardan yararlanıyordu, aynı totem yasaklarıyla topluluğa bağlıydılar, cinayetin anısını saklamaları ve suçun bedelini ödemeleri gerekiyordu (Kaynakça-2).

Yukarıda yaptığımız alıntılar, Freud 'un kendini verdiği dinlerin mitsel simgelerini eleştirel olarak bize gösteriyordu;


  • Adem miti, başeğmezlikle aynı zamanda yaratıcı ve baba olan bir tanrı kavramıyla yanlış bir mittir.
  • Yasakların ortaya çıkışı, bunların kutsal bir kimlik alması (tabu) ve simgesel olarak kişilik kazanması (totem)
  • Yarı-tanrılar miti, kahramanlar masalı, babaya ya da tanrılara başkaldırışı temsil ediyorlardı ve Sisiphus, Prometeus, Oedipus vs. ile kurumsallaşmıştı.
  • Boyun eğilen, öldürülebilen, ama ölümden sonra da yaşayan güçlü bir tanrı simgesi...
  • Yanılgı ve günah (baş eğmeme, insan öldürme) kavramı, bunaltının ve dinsel pişmanlığın kökenidir, günahın bedelini ödeyen kurbanları açıklamaktadır (insan ya da hayvan öldürme, bunun çift ana örneğini İbrahim temsil etmektedir)
  • Son olarak eğer ''tanrı''nın buyruğu yasaklara boyun eğmek sürdürülürse, eğer yanlışların karşılığı ödenirse, o zaman zevk yeri cennetsi bir duruma geri dönüş (çocukluk evrelerine geri dönüşe benzer bir dönüş) olası olacak, açlığı çekilen arzular doyurulacaktır (ödüllendirme kavramı).


Özet olarak Freud 'a göre dinsel yanılsama, içe mal edilen baba imgesine büyüsel ve düşsel bir varoluş vermekten ileri gelen bir yansıma düzeneğidir.

İnsanın yoksunluk çekmesi, koruyucu baba özlemi, baba otoritesinin yol açtığı bunaltı, doğum öncesi mutlu duyarsızlığa duyulan özlem, işte dinsel duygunun kaynakları bunlardır. Sonsuzluğa duyulan özlem işte buradan türüyor, bu sonsuzluk arzusu, bu istem, yüce bütün içinde eriyor; kısaca, dinsel duygunun gelişim sınırlarını tanımladığını sandığımız ''okyanus duygularında'' eriyor.

Doğrusunu isterseniz, Freud 'un din yorumunda, birçok nokta karanlıkta kalıyor. Özellikle, babaya karşı duyulan nefret ve hayranlık duygusunun, aile yapısının bilinmediği bir sürü (insan sürüsü) içinde nasıl var olacağı açıkça görülemiyor, çünkü babanın öldürülmesi ve kardeşler arası rekabet, henüz aile içi ilişki yasağına yol açmamıştı, öyleyse dışarıdan evlenme ve cinsel davranış kuralları yoktu. Öte yandan, öyle anlaşılıyor ki, Freud gizem duygusunu salt yanılsama diye alıyor; bu gizem duygusu korku ya da bunaltı üzerine değil de, insanın Öteki 'ne doğru sevgisi üzerine kuruludur; gerekliliğini kendinde bulan özgür bir eğilimdir.

Freud bir yandan, dinsel olguda yalnızca doğadan kültüre geçişi kurumlaştırmak için gerekli baskıların ortaklaşa bir örgütlenmesini ve öte yandan, yalnızca arzuların yanılsamalı bir doyumunu gördü.
Çünkü Freud 'a göre insanlar ortaklaşa varoluşun katılığını ve ölümün kaçınılmazlığını perdelemek için dinsel mitlerle avunmayı kabul ettikleri ve ödül veren, cezalandıran, koruyan, kurtaran bir tanrının düşsel koruyuculuğuna başvurdukları zaman, çocukluk evrelerine geri dönerler. Dinin gizli anlamı, nevrozun çocukluk dramının yinelenmesinde olduğu gibi, çocukluk dönemine olan özlemin yinelenmesidir. Öyleyse insanlık, kendi yazgısını yüklenen bir yetişkinin kişiliğini elde etmek için cesaretle serüvenlere atılırken, tanrısal koruyuculuğun çocukluk evresini, dinsel evreyi terketmelidir; belki o zaman bilimsel buluşlarını akıllıca kullanarak ve evrensel güçlere egemen olarak bu çocukluk evresini aşacaktır. Kuşkusuz Freud 'a göre bilim, dinin yerini alamaz; bilim bir din değildir. Ama bu bir yanılsama da değildir, özellikle eğer biz ondan veremeyeceği şeyleri istemezsek:

''Din -diye onaylıyor Freud- uygarlığa büyük hizmetlerde bulundu; toplumsal olmayan güdüleri toplumsallaştırma konusunda büyük yardımları oldu, ama bu yönde yeterince uzağa gidemedi. Binlerce yıl din insan toplumlarını yönetti, neler yapabilecek yetenekte olduğunu gösterecek zamanı oldu. Eğer din, insanların çoğunu mutlu etmeyi, onları avunyaşamla ilişkilerini uzlaştırmayı başarabilseydi, kültürle dayanışma içinde olsaydı, şeylerin güncel durumu içinde insanların aklına bir değişiklik yapmak gelmezdi (Kaynakça-3).

Şurası açıktır ki, Freud 'un peşinden eğer biz dini, mutluluğu oluşturmak ya da insanları avundurmak için kültürün bir süreci gibi kavrıyorsak, o zaman bu din, bize büyük bir yanılsama biçimi altında görünecektir. Bununla birlikte, öyle görünüyor ki, Freud 'un yaptığı analizler, yalnızca tanrısal bir gereksinimin otoritesine ahlaksal kodlar vermekle yükümlü bir din sosyolojisine varıyor. Bununla birlikte, insanların çocuk olarak kalmasını sağlayan bir babanın gücünü ve otoritesini tanımaktan uzak olgun bir inancın üstlendiği dinin anlamı bu mu diye, yine de insan kendi kendine sorabilir ve tüm insanların kendi büyüklüğünün, kendi özgürlüğünün ve kendi sorumluluğunun bilincinde olmasını isteyen bir aşk çağrısını da keşfedebilir (Kaynakça-4)


KAYNAKÇA:

1-Freud, dinsellikle ilgili yorumlarını şu dört kitabında geliştirdi: Totem ve Tabu, Bir Yanılsamanın Geleceği, Uygarlığın Hastalığı, Musa ve Tektanrıcılık
2-Psikanaliz Denemeleri, s.165-166
3-Bir Yanılsamanın Geleceği, s.100
4-Paul Ricoeur, Freud Üzerine Deneme, Yorum.

Kültürün Freudcu Yorumu

Freud, bireysel psikolojinin sorunlarını yavaş yavaş aşarken, kendi analiz ve yorum kavramlarını, toplumsal ve kültürel alanlara değin genişletti. Onun düyna görüşüne,  daha yerinde olarak, kişiliğin sosyo-kültürel boyutlarının analizine, kültürel dışavurumların boyutlarına değin genişleyen bilinçdışı kuramına böyle başvurulabilir. İnsanı kendi bütünlüğü içinde böyle analiz etme girişimi, tartışma götürür varsayımlara dayanıyor ve doğrulanması kolay değildir. Bununla birlikte, bir uygarlığın toplumsal ve kültürel düzeneklerini kavramak isteyenler için büyük bir önem taşımaktadır. Burada Freud 'un temel varsayımı, bizi aileden daha geniş gruplara (klanlar, boylar, politik partiler, meslek toplulukları, toplumsal sınıflar, dinsel ya da ulusal topluluklar) bağlayan toplumsal bağların niteliği, temelde bizi aileye bağlayan bağlardan pek ayrı değildir. Dözün kısası, sosyo-kültürel kurumlar ya da onları temsil eden kişiler karşısında benimsediğimiz toplumsal, kültürel ve kişisel tavırlar, aile bağlarımızda ve anne babamızla ilişkilerimizde benimsediğimiz modellere dayanır (Kaynakça-1)

Bu varsayım, kimlik kazanma sürecine dayanır; bu süreç sayesinde kendi çocukluk durumumuzla ilgili olarak ilk toplumsal modelimiz babaya göre sürdürdüğümüz eski davranışlarımızı benimseriz (Kaynakça-2). Bu kimlik kazanma, otoritenin (öğretmenler, üst mevkide bulunanlar, topluluk şefi vb.) dışavurumları üzerindeki dışavurumların aktarımını (transfer) kapsar. Ayrıca otoritenin durumunu, kendi babamızla olan ilişkilerimizde olduğu gibi simgesel bir şekilde yorumlamayı da içeriyor. Yine Freud 'un bireyle grup arasındaki ilişkilerin analizini, yineleme ilkesi 'ne uyguladığı da görülüyor, buna göre kendi yetişkinlik yaşamımızda, çocukluk çağımızda kendi bilinçdışımıza takılıp kalan ve duygusal yapımızda yer etmiş olan çatışmaları yeniden yaşıyoruz. Böylece tüm uygarlık, modellerin tümden bir örgütlenmesi gibi algılanıyor ve değerler gibi sunuluyor, uygarlığın amacı, ortaklaşa yaşamı güvence altına alacak olan bireysel nitelikle, toplumsal yaşamın zorunlulukları arasındaki çatışmaları çözmektir.
Gerçekte toplum, aynı zamanda toplumsal yaşam için zararlı olan tepileri bastırmayı ve herkes için bir ödül vermeyi üzerine almıştır; burada amaç, yoksunluktan ileri gelen bireysel saldırganlığı önlemektir; aksi halde bu saldırganlık, uzun erimde toplumu parçalama tehlikesi taşır. Toplum ayrıca röfule tepkileri, topluluk için uygun davranışlara yatırma görevini de yüklenir.

Kültürün Freudcu Yorumu


Toplumun baskıcı edimlerinden birincisi cinsellikle ilgilidir. Toplumsal yaşam, grubun dağılmasına yol açan davranışları yasaklayacak baskıların tümünü uygular. Örneğin birinci yasak aile içi ilişki ile ilgili olacaktır; kimi kez bu yasak tüm kabile için geçerlidir; çünkü aynı kabileden evlenme (endogamie) zorunluluğu, kardeşlerin birbirini öldürmesine yol açabilir. Yine Freud 'un varsayımına göre ilkel sürüler gibi yaşayan toplumlarda savaşım, kadınları ele geçirmek amacıyla oğullarla babalar arasında geçiyordu, ama insanlar bu savaşımın kendi toplumsal gruplarının sonunu getireceğini anladıkları anca, aralarındaki rekabete son verdiler. Oedipus kompleksi (aynı zamanda sevilen ve korkulan baba), böylece toplumsal yaşama aktarıldı; kabile başkanı aynı zamanda nefret, korku, saygıya dayanan hayranlık gibi çelişkili duygular uyandırır (Kaynakça-3). Böylece grubun üyelerinin kendilerini ilişki yasağına karar vermiş olabilirler ve böylece ilk ve en güçlü kurum olan dışarıdan evlenmeyi (egzogamie) oluştururken, böylece aileyi, bunun genişletilmesiyle grubun politik yapısını kurarak, babanın otoritesini ortaklaşa plana, klanın şefine, sonra kabilenin şefine ve genelde politik erke aktarmış olabilirler. Davranışlarla ilgili tüm yasaklar, kabile içinde baba otoritesinin dinsel yansıması olan totem 'den gelen tabular içinde daha sonra yavaş yavaş kutsallaşmıştır. Dinsel gereksinim, grubun birleşik kalmasını isteyen ve toplumsal buyrukların salt gücüyle anarşiden korunacak olan güvenlik arzusundan böylece doğmuş olabilir (Kaynakça-4).

Kuşkusuz Freud 'un savı, çağdaş antropolojinin eleştirilerine iyice açıktır. Ama kimi ilkel toplumların dinsel anlayışları, bu savları destekliyor, çünkü birçok totemik ritlerle, çocukların kimi davranış tipleri arasında bir benzerlik kuruluyor; şöyle ki, babayı çocuğa bağlayan otorite ilişkileri, birbirlerini karşılıklı olarak simgeleyen bağlarla insanları tanrılara bağlıyor.
Öte yandan, şurası da açık ki, yazılı ya da sözlü kuramları içeren tüm kültürler, cinsel davranışları çok sıkı sıkıya kurallara bağlıyor. Burada Freud, ilkel saldırganlığın toplumsal engellemesinin dışavurumunu görüyor, ayrıca bu engelleme, politik ve dinsel erkin kurallarında da başka biçimlerini ortaya koyuyor. İşte kimi alanlarda uygulanan vazgeçme sayesinde, tutulan enerji, kurumlaşmış olan davranışlara yöneltilir ve yatırılır.


KAYNAKÇA
1-Tavır (ya da davranış): Belli bir duruma karşı psikoloji tepkidir. Bu tepki, kişinin bireysel ve toplumsal etkenlerine bağlıdır.
2-Durum: İnsanların toplumsal durumlarına, grup içinde işgal ettikleri yerlerine, kendilerinden beklenen ve oynadıkları rollere göre kendi aralarında ve açıkça belirtilmeden kurdukları ilişkilerin tümü (Rocheblave-Spenlé, Toplumsal Psikolojide Rol Kavramı)
3-Grup üzerindeki baskının ortadan kaldırılması için ve aynı zamanda gizil suçluluk duygusundan ileri gelen babanın öldürülmesi ile, katil kardeşlerin egzogamiyi oluşturacak bu paktın anısına ortaklaşa ve törelere dayalı toplumu kurduklarını belirtmek önemlidir.
4-Freud, Totem ve Tabu

27 Aralık 2015 Pazar

Freud 'a Göre Üst Ben 'in Oluşumu

Freud 1923 yılından başlayarak kişiliğin üç katmanını birbirinden ayırır; bunlar gençliğin bitiminde birbirini bütünler ama kişiliğin bütünlüğünü bölmek için sürekli çatışmalarını da sürdürebilirler; bu üç katman (ya da yapı) ''Alt-Ben'', ''Ben'' ve ''üst-Ben''dir. Kuşkusuz burada söz konusu olan üç kişi değildir, ama insanı oluşturan karmaşık bir yapının üç öğesidir.

1-Alt-Ben: bu terimi daha önce Nietzsche kullanmaya başlamıştı ve yaşamın ilkel güçlerini belirtiyordu. Biz bu ilkel güçleri, kültür bizi biçimlendirmeden ve hayvansal psişik yapısı içindeyken paylaşıyoruz. Alt-Ben, doğum öncesi dönemde ve yeni doğmuş bebekte gözler önüne getirilebileceği gibi, kendi ilkel biçimi altında duyarlılıktan yoksun, ilgisiz bir psişik aygıttır. ''Düşünülmeyen'' ne varsa orada hazırdır ve kendi davranışlarımızda istemdışıdır. Bireysel bir dışavurum olan bilinçdışından gelen tepileri o yayar.
Yaşamsal enetjinin deposu, kaba yaşam isteğinin kaynağı, en şiddetli arzuların kaynağı olan Alt-Ben, mantığı, toplumsal zorlamalarla birleşmenin usa uygun gerekliliğine kulaklarını tıkar. Yalnız saldırgan ve toplumsal olmayan bir davranışta ya da düşlerine ve düşsel yaşamın fantastik ve gerçek dışı dünyasında doyum bulur. Bununla birlikte, dengeli bir insanda onun sağır enerjisi yönlenir, denetim altına alınır, ''süblime'' olur, diğer bir deyişle, zihinsel etkinlikler amacıyla kullanılır.

2- Bizim psikolojik bireyselliğimizin dışavurumu olan Ben, gerçeklikle ilişki içinde kurulur. Ben, gerçeklikle, Alt-Ben 'in oluşturduğu bu zevkin kör tutkusunu ve doygunluğunu uyumlu duruma getirmelidir. Bu bilinçli etkinliklerde dile gelir (algılama, konuşma, zihinsel süreçler) ve devinimsel, sözel anlatımların dile gelmelerinin denetilmesine izin verir. Gerçeklik ilkesine buyurarak kişiliği ortama göre ayarlar ve tepilerle toplumsal zorunlulukların birbirine zıt isteklerini uyumlu duruma getirir. Böylece bedenin biyolojik birliğine yeni bir üstün birlik kazandırır, onun bilinçli egemeni olur; ''Ben, bir tür dümenin kullanılmasını yüklenir; bu olmadan hiçbir amaca varılamaz. Alt Ben 'in atılımlarına boyunduruk vurur (bknz:Kaynakça-1).
Bireyin kendi kendine egemenliği kuruldukça, ilkelce engellemekle yetindiği enerjisini yönetmeyi başarır.

Böylece bu enerji görev olarak bildiği alanlarda uygular. O zaman bu enerji kendi amaçlarına yatırdığı söylenir; böylece artık röfulman yok, yalnız süblimasyon vardır. Eğer bu süblimasyon gerçekleşmez ise, o zaman Alt-Ben 'den gelen tepilerin töfulmanı vardır. Bununla birlikte, röfulmandan en çok acı çeken Ben 'dir, çünkü kendisine güç veren enerjiler bilinçdışına atılırlar, böylece bütünleşme olmadığından, kişiliğin bilinçli anlatımını sınırlarlar. O zaman röfulman, Alt-Ben 'in sağladığı enerjiye sahip çıkmak bakımından kişiliğin kuruluş sürecinden kaçan Ben 'in bir girişimi gibi görünüyor: ''Ben, röfulman işini yaparken, her zamanki görevi değişikliğe uğramak olan zevk ilkesine boyun eğiyor; öyleyse bunun acısını da çekmelidir. Burada acı. Ben krallığını sürekli sınırlayacak şekilde olacaktır, çünkü her zaman kaçış yoktur''.
Buna göre röfulman, daha sonra göreceğimiz gibi, psikolojik çatışmaları çözmek açısından yetersizdir, hatta tehlikelidir. En az çaba ve kavgadan kaçma ilkesine boyun eğer. Röfule öğeler Ben 'e bağlı kalır, ama gizli bir engel olarak bağlı kalır.

Freud Üst Ben


3-Üst Ben:  Bilincinde olmadan Ben ile yaşanmış deneyimlerden ve önemli şekilde de anne-baba ile ilişkilerden doğar (bknz:Kaynakça-2). Bu, bireyin gelişmi sırasında karşılaştığı baskıcı güçlerin içe mal edilmesiyle Ben 'in değişik bir biçimidir. Oluşumu eski dönemlere (ilk çocukluk çağı) değin gider ve çocuklukla karışır. Kendine özgü bir nitelik olan suçluluğun duygusal biçimi içinde ahlaksal duyguların dışa vurarak Ben ile çatışmaya gider.

İdealleştirilmiş anne babayla ya da otoriteyi yüklenen kişileri temsil eden değerlerle yanılsamalı ve büyüsel olarak özdeşleşen Ben 'i temsil eder (bknz:Kaynakça-3). Bununla birlikte, kendiliğinden oluşmadığı, ama Ben 'in karşı karşıya kaldığı anne baba ve toplumsal baskıyla oluştuğu için, göreceli olarak kişilik dışı kalır (bknz:Kaynakça-4). Özetle tüm eğitsel etkileri (bunlar çoğu zaman anlaşılmaz ve korkunçtur) kristalleşir ve suçluluk duygusunun arka zemini olarak bir tür dramatik imgeyi korur. Eğer ortada uyumlu bir eğitim söz konusu ise, eğer baskıcı olmaktan çok anlayışlı ise, o zaman Üst-Ben yavaş yavaş ''evcilleşir'' ve böylece özgür bir sorumluluğu yüklenen bir istemin değerlendirilmesiyle denetlenir.
Tersine, eğer eğitim bir baskı süreci olursa, o zaman Üst-Ben bir tür katı yargı yeri olur, kişilik dinamiklerinin yanlış tanımlanmış istekleri ve gizemleri adına baskı yapar, eski röfulmanların anlaşılmaz katkılarına süreklilik kazandırır, düşsel doyumlara doğru giden enerjilere ve bilinçdışı arzulara dönüşür (bknz:Kaynakça-5).

Çocuğun idealleştirilmiş anne babanın kimliğini almasının belirsiz bir deneyim kaldığını görmek önemlidir, çünkü bu durum saldırganlıkla sevilmiş olma gereksinimini çatışmaya sokarak duygusal ikilemi arttırır. Çünkü sevilmek için kendi anarşik tepilerini bastırır. Bununla birlikte, çocuk bilincinde olmadan bu baskıdan dolayı kendi anne ve babasına karşı biraz hınç besler. İşte anne baba - çocuk ikileminin kaynağı burasıdır: sevgi ve saldırganlık, hayranlık ve korku, güvenlik ve sıkıntı çocuğun duygusal dünyasını paylaşır. Anne babanın imgeleri, çocuğun kendi zorunluluklarıyla kaynaşacak derecede içe mal edildiği zaman (Üst-Ben 'in oluşumu), çocuğun kendisi aynı zamanda sever ve nefret eder; kendi kendine dönen bu saldırganlık, suçluluk duygusunun kaynağı olur (pişmanlık duygusu, kendi kendini cezalandırma) ve çok belirginleştiği zaman, hastalık durumunu alır: ''Birey bu ahlaksal mazoşizm durumlarında kendi kendini suçlamanın, cezalandırmanın, acı çekmenin, başarısızlığın zorlayıcı gereksiniminin egemenliği altına girer''(bknz:Kaynakça-6).

Üç yapıdan oluşan psişik aygıtın giderek ortaya çıktığı gerçeği üzerinde Freud birkaç kez durmuştur; bu yapılardan her biri, çocuğun psişik evriminin birer evresini gösterir. ''Bu psişik yapılardan en eskisi, (Abrégé de psychanalyse) Alt-Ben 'dir diyor Freud. Tüm içeriği, diye sözlerini sürdürüyor Freud, çocuğun doğuştan getirdiklerini, bedensel olarak belirlenmiş olanları kapsar; buna göre tepiler, bedensel aygıttan yayılır'', ''Ben 'e gelince, diyor Freud, Alt-Ben 'in bir bölümü, dış dünyanın etkisiyle ve bilinç-algılama aracılığıyla değişikliğe uğrar.''
Buna göre Ben 'in ortaya çıkışı, dış dünyanın etkisi kendini gösterdiği andan itibaren yerleşir, ama yargılama yetkisi, ancak çocuk ''istemli hareketlerini denetlediği anda gerçekten yerleşir'' Demek ki Ben, oral evre ile anal evrenin üst üste geldiği dönemde yavaş yavaş kurulur.

Bir yandan Ben, bireyin dış dünyayla ilişkilerine aracılık etme yükünü üzerine almıştır (korunma görevi: uyarıların değerlendirilmesi, belleksel işlev: anıların kayda geçirilmesi, öğrenme, sakınma işlevi: Çok şiddetli gerilimlerden kaçmaya izin veren uyarılara uyum), ama Ben, gerçeklik ilkesine bağlı olarak ödüllendirmelere ya da engellemelere karar vererek ve tepisel gereksinimlerin denetimini oluşturarak iç tepilerin ayarlanması görevini de yüklenir.

Güdüsel tepilerin ayarlayıcı olan bu işlevlerin özellikle Oedipsel dönemde geliştiği düşünülebilir ve eğitsel müdahaleler iç baskıları oluşturmak için (içe mal etme yoluyla) dış baskı olmaktan çıktığı zaman, bu Oedipsel baskı sırasında Üst-Ben oluşur (anne baba etkisinin uzantısı olan özel yapı). Demek ki Ben 'in çoğul bir işlevi vardır; Bütünleşme görevi, iç ve dış zorunluluklar arasında ayarlayıcı bireşim (Synthesis) ile bedensel ve duygusal deneyime egemen olarak Alt-Ben ile Üst-Ben, zevk ile gerçeklik, doğa ile kültür arasındaki ilişkilerin çözümü güvence altına alınmalıdır. Demek ki Ben 'in sahip olduğu Alt-Bilin. süreçleri, Alt-Ben 'e karşı savunma tepilerini kurarlar. Ben kendini tepisel zorunluluklara karşı korumak için savunma düzeneklerini kullanır, ama istemsizce ve bilincinde olmadan (karşı tepiler aracılığıyla) kullanır. Bununla birlikte bu düzenekler, bunaltı biçimi altında bilinçle aynı düzeye gelirler. Ben, güdüsel tepilerin enerjilerini elde ederek bu kültürel etkinlikler aracılığıyla bunları yeni amaçlar için yatırarak, bu güdüsel tepilere karşı savunma yapmaktan daha karmaşık bir role sahiptir. Ben 'in erkeksel bir işlevi vardır.
Gerçekte Freud, ''röfulman'' kavramının ''savunma düzeneği'' kavramından nasıl ayrıldığını hiçbir zaman açıklığa kavuşturmadı; öyle ki, röfulman savunma düzeneklerinden birisi gibi tanımlanacağına inanıldı (bknz:Kaynakça-7). Bununla birlikte, şu birkaç belirti Ben 'in bilinçli sürecin yeri olduğunu gösteriyor, ama tümüyle bilinçli olmadığı gibi böyle bir zorunluluğu da yoktur.

Alt-Ben 'in öğeleri Ben 'in içine girerken, sansürün röfulman düzeneği yüzünden, bunlar orada ön-bilinç durumunda kalabilirler. Ama Freud, sansürün uygulandığı iki düzeyin var olduğunu açıklıyor: Birincisi, biliçdışı ile ön-bilinç arasındaki röfulmanı kurar, öteki kimi ön-bilinç ögelerinin kendini bilinç içinde göstermesine engel olur. Buna göre Ben 'e ait olan savunma düzeneklerini daha çok bu ikinci düzeyde görmek gerekir. Ayrıca, Ben ile, onun işlevlerinden birisi olan bilinci birbirine karıştırmamak gerekir. ''Bilinçle bilinçdışının, Ben ile Alt-Ben arasındaki ayrıma denk düştüğüne inanmak önemli bir yanılgıdır.''(V.Smirnoff)

Geriye bilinçli bir süreç olan vazgeçmeyle, bilinçdışı ya da ön-bilinç sürecinin özellikle röfulmanla ilgili savunma düzenekleri arasında bir ayrım yapmak gerekir. Çocuk kişiliğinin olağan bir evrimi, röfulmandan vazgeçmeye açıkça izin vermelidir, çünkü burada vazgeçme, Ben 'in İdeali 'nden gelir; bu sonuncu ise, açık zorunluluklardan oluşan gerçek bilinçtir. Aile ve toplum etkisi, sevginin bir tür bağımlılık olduğunu çocuğa yavaş kabul ettirmelidir; çünkü bunun içinde vazgeçme de vardır, ama bu bencilce bir zevkten çok, daha saf ve daha şiddetli bir sevinçle birlikte dengelenen bir vazgeçmedir. Bu vazgeçme olmadan, birey iletişim kurma yeteneğinden yoksun kalır, bir diyalog kurmayı olanaksızlaştırır ve böylece bizi yabancılaşmaya ve yalnızlığa iter.

Kaynakça:
1-Freud, Yaşamım ve Psikanaliz
2-Belki de Üst Ben 'in bilinçsiz olduğu gerçeği üzerinde durmaya izin vardır. Örneğin çocukluk sonrasında bilinçdışı ve ahlakdışı olan bir ''ahlaksal'' yapı oluşur, çünkü gerçek ahlaklılık aynı zamanda sorumluluğu, yani bilgiyi ve sorumluluğu yüklenir.
3-R.Bastide, Sosyoloji ve Psikanaliz adlı kitabında, Freud 'un tezlerini, Fransız sosyoloji okulunun kurucusu Durkheim 'in tezleri ile karşılaştırdı. Gerçekten de Üst-Ben aracılığı ile uygulanan ve Freud 'un toplumsal sansür dediği ile, Durkheim 'in toplumsal baskısı karşılaştırılabilir: ''Vicdan konuştuğu zaman, bizde konuşan toplumdur.''
4-Bilinçdışı ve kişilik dışı Üst-Ben 'in yine Bilinçdışı Alt-Ben ile bir tür ortaklığa girdiği buna göre anlaşılıyor; ikisi birlikte bilinçdışı ve karmaşık psişik aygıt oluştururlar ve orada dinamik tepilerle bilinçdışı ket vurmalar karşılıklı ilişkilere girerler. Bununla birlikte, bilinçdışında kurulan bu ilişkiler, duygusal bir yapıyı oluştururlar ve bireyin haberi olmadan birbiriyle bağlantı kurarlar, hastalıklı bir suçluluk duygusu içinde dile gelirler.
5-Olaya bu açıdan bakarak, Kafka 'nın Duruşma (Dava) 'sındaki Joseph K. 'nın serüvenleri okunabilir.
6-D.Lagache, Psikanaliz, PUF.

Kültür ve Doğa Çatışması - (Freudcu Bakış)

İnsan ancak sürekli bir toplumsallaşma çabasıyla insan oluyor, toplumsal yaşam ancak, bizim ilkel tepilerimize ket vurarak onları düzene koyan toplumsal modellerden hareket eden davranışların düzene konulması ile olasıdır. Bizim tüm eğitimimiz, atların yadigarı tepilerimizin tümünü içeren doğamızla, ortaklaşa yaşamı kuran kültür arasındaki çatışmayı çözmekle geçer. Bizim kendi davranışlarımıza egemen olmamız, eğer bizim saldırgan eğilimlerimizi ve cinsel tepilerimizi, hemen doyum isteyenlerin bir bölümünden vazgeçerek engelleyebilirsek gerçekleştirebiliriz.

Bu vazgeçme nasıl gerçekleşir?
Vazgeçme, küçük çocukla anne-babası arasındaki çatışmayla başlar, çünkü onlar çocuktan ilkel gereksinimlerini denetlemeyi öğrenmesini isterler; istediği halde artık yememek, temiz olmak gibi... Isınmak, emmek, kız ve erkek kardeşlerini dövmek, artık yasak davranışlar olur. Çocuk her şeye dokunur; dokunulmayacak nesnelerin olduğu ona öğretilir. Oyuncaklarını kırar, homurdanmalara yol açar. Çok geçmeden çocuğun kendini verdiği birincil cinsel doyumlar yasaklanır. Yani kısacası, çocuğun arzuları (doğa), anne babanın baskıcı otoritesine (kültür) çarpar.

Kültür ve Doğa Çatışması - (Freudcu Bakış)


Kuşkusuz çocuk bu baskılara boyun eğdiği zaman, ödüller ona eşlik eder, çocuk okşanır, ona armağanlar verilir. Hemen doyurulacak arzularından vazgeçirilir iken ona yavaş yavaş kendini sevdirmek ve beğendirmek öğretilir. Onda kendi kaba dinamizmine karşı koyan duygu ve onanma gereksinimi yaratılır. Ayrıca anne-babanın koruduğu ve her yerde, her şey için onlara bağımlı olan çocuk, bu bağımlılığı sınırlamaya ve onlara hayran olmayı öğrenir.

Anne babanın imgeleri onun için değişmez bir model oluşturur, bu imgeleri kendi içine mal eder. Anne babanın davranışlarından alınan bu toplumsal modellerin içe mal edilmesi hareketine Freud, içe yansıtma adını veriyor. Bununla birlikte çocuk ayırımında olmadan kendi içinde ve kendi ilkel arzularıyla sevilmek ve beğenilmek için kimliklerini aldığı bu anne-baba imgesi arasında çatışma kurar. Yasaklar, buyruklar, modellerin uyandırdığı esinler çocuğun bilinçdışında ilkel tepilerin buyrukları gibi yavaş yavaş kristalleşir. İstekler Üst-Ben 'i oluşturur.

Bu aşamaya kadar olan kısım çocuk üzerindeki aile (anne, baba baskın olmak üzere diğer aile bireyleri) etkisini özetliyor. Kültür ise bu aşamanın diğer ve karmaşık bir boyutudur. Toplumda yer alan her birey, çocuğun ilkelliği (doğa) ile savaş halindedir.

Yaşam Güdüleri ve Ölüm Güdüleri

Gerçekte Freud, cinsel enerjinin, bizi yalnız yaşamaya iten güdülerden oluşmadığını yavaş yavaş ortaya çıkarır. Onun düşüncesine göre yaşam güdüleri, saldırgan güçlerle -ölüm güdüleriyle- yakından iç içedir; bu saldırganlık ya bireyin kendisine karşı döner; buna mazoşizm (bknz:Kaynakça-1) adı verilir, ya da başkalarına yönelir o zaman bu saldırganlık bir sadizm (bknz:Kaynakça-2) olur.

Gereksinimlerimizi gidermek için enerjimizi harekete geçiren yaşam, aynı zamanda bu gereksinimleri sürekli kılıyor ve bunları sürekli yeniden ortaya çıkarıyor. Öte yandan hiçbir zaman giderilmeyen çok çeşitli beslenme, cinsel, güvenlik ve güç gereksinimleri biçimleri altında ve çelişkili olarak, bizi sıkıntı ve acıyla karşı karşıya bırakıyor. Yaşamak, her an yeniden başlayan barış ve dengeyi, gerilimler ve doyumsuzlukları sürekli olarak duyumsamaktır. Yaşamak, organizma ile doğa, arzularımızla gerçeklik arasındaki nazik dengeyi sürdürmektir. Ayrıca yaşamsal durumumuz bir sıkıntının, acının, umutsuzluğun ya da başarısızlığın azıcık saldırısına uğradığı zaman, atalardan kalma bir korku içimizde doğuyor; bu korkular mücadele korkusu ve yaşam korkusudur.
İşte bu anda ölüm, mutlu ve henüz bilinçdışı fötüsün yaşamına bir geri dönüş olarak görünüyor; bu embriyon halindeki varlığın da ötesinde, cansız maddenin kıpırtısız oluşuna ve duyarsız barışına dönüş diye ortaya çıkıyor. Demek ki tüm canlı varlıklarda doğum öncesi varoluşa özlemi, dirimsel coşkudan düşüşü, enerjinin zayıflamasını dile getiren ölüm güçleri vardır. Yaşam duygusu ile tersine, yaşlarına ve ölüm güçlerine karşı sürekli bir kavgaya kendini adamaktır.

Yaşam Güdüleri ve Ölüm Güdüleri


Ayrıca Freud, gerilimleri en düşük düzeyde tutmaya bizi iten süreklilik ilkesinin bizi, ölümü arzulamaya ittiğini de düşünüyor. Arzularını öldürmek, onları doyurma zahmetinden kurtulmaktır. Buna göre bizde, bilinçdışı ve birbirine eşit güçte iki güç karşı karşıya geliyor: Birisi bizi etkin olmaya, yaşamaya ve elde etmeye itiyor. Aslında iç içe ve anlaşılmaz birlikleri de buradan geliyor, her ikisi birlikte bozulan dengeyi yeniden bulmaya, doğayla birlik içinde barışa kavuşmaya bizi itiyor. Ama birisi bizi arzularımızı doyurmaya itiyor; öteki, artık acı çekmemek için hiçe yönelmeye.
Birbirine aynı zamanda karşı ve ortak olan bu iki güç, aslında insanın psişik yapısının duygusal belirsizliğini gösterir: yaşam isteği saldırgandır, çünkü sonu gelmeyen bir ele geçirmedir. Bununla birlikte, bizim varlığımızın derinliklerinde, bizi kendimize eziyet etmeye iten, yaşam için sürekli savaşım verme arzusunu cezalandırmaya yönelik kendi saldırganlığımızı kendimize çeviren ya da bizi ussal olmayan arzularımızdan ileri gelen acılardan korumak için bizde bir ölüm güdüsü vardır. Kimi arzularımızı içe atmaya bizi zorlayan toplum, ortak çıkarı bulunan bu ölüm güdüsüne bilincinde olmadan başvurur: Ortak yaşam her zaman bireyi kendi toplumu için kurban olmayı kabul etmeye iter. Ölüm güdüsüne dayalı katı bir eğitim, bizim daha önceden onayladığımız vazgeçmeleri böylece bizden isteyebilir. Zevk ilkesini doğuran yaşam güdülerine ise, Eros 'un simgesel adı verilir (Eski Yunanca 'da Eros, yaşam ve cinsellik tanrısı). Saldırganlık ve ölüm güdülerine Thanatos adı verilecektir (Thanatos, eski Yunanca 'da ölüm demektir). Her ikisi de, organizmanın doğayla birliği olan birincil denge durumunu kurmaya yöneliktir.

Bundan böyle artık duygusal belirsizliğin (ikilemin) kaynağı ve temeli daha iyi anlaşılacaktır (bknz:Kaynakça-3). Juliette Boutonier şöyle bir tanım yapıyor: ''Duygusal ikilem, duygusal ve etkin güçlerin bir eğilimidir, diğer bir deyişle, bir insanda çatışma halinde karşıt iki eğilimin ortak varoluşunu nitelendiren eğilimlerdir.''

Gerçekte bizim birincil duygusal yaşamımız birbirine zıt iki kutba ayrılmıştır, bunlar bizi aynı zamanda arzu etmeye ve çekinmeye, sevmeye ve nefret etmeye, sahip olmaya ve paylaşmaya, korunmuş olmaya ve egemen olmaya tehlikeyi sevmeye ve güvenliğe, dengeye ve değişime iter (bknz:Kaynakça-4). İnsanın aşkı aynı zamanda verme ve sahip olmadır, cinsel birleşme aynı zamanda terk etme ve saldırganlıktır.

Aşk ve nefret, boyun eğme ve şiddet, eli açıklık ve bencillik, bizim duygusal yaşamımızın bilinçdışı derinliklerinde birlikte vardır ve aşkla kıskançlığın kendini en açık biçimde ele verdiği belirsiz davranışlarda dile gelir. Bu ikilem genç erkek çocuklarda özellikle belirgindir, çünkü aynı zamanda babasını sever, ona hayran olur, ondan korkar, onu kıskanır.
Demek ki insanın ilkel duygusallığı, çatışmayla yapısallaşmıştır, Freudcu analizin anahtar kavramı da budur. Yaşam güçleriyle ölüm güçlerinin çatışması, doğayla kültür arasındaki çatışmayla bizim davranışlarımız düzeyinde iki katına çıkacaktır; isterseniz buna bizim ilkel eğilimlerimizle, toplumsal yaşamın benimsettiği davranış modelleri arasındaki çatışma da diyebilirsiniz.

KAYNAKÇA
1-Mazoşizm: Cinsel sapıklıktır, burada cinsel doyum bireyin kendine acı vermesine ya da kendini küçük düşürmesine bağlıdır.
2-Sadizm: Başkasına (ötekine) acı vermekten zevk alan bir tür sapıklıktır.
3-S.Freud, Totem ve Tabu bölüm II
4-Psikanalizin peş peşe gelme yasası dediği işte budur

Zevk İlkesi ve Gerçeklik İlkesi

Freud için psikofizyolojik tepilerin tümü, bileşke bir güçte, cinsel güdülerin egemen olduğu libido 'da (cinsel enerjide) toplanır. ''Güdülerin güdüsü'' libido, demek ki yaşamsal enerjinin kendisidir ve bizi yaşamaya, etkin olmaya, tat almaya sevk eder, daha genel olarak, bizi gereksinimin yol açtığı acı gerilimlerden koruyarak organizmanın iç dengesini ayarlar. Eğilimlerimizi sürekli olarak doyurmaya iten güce, zevkin bildirdiği doyuma Freud zevk ilkesi adını veriyor. Bu ilkenin yerini kararlılık ilkesi alır ve bunun eğilimi, organizma ile çevre arasındaki acı gerilimleri azaltmaktadır. Zevk ve kararlılık ilkesi, acıdan sakınarak ve eğer olası ise zevk üreterek organizmanın acılarını azaltmak amacıyla, kısaca davranışın örgütlenmesini belirler.

Bununla birlikte insan (ayrıca hayvanlarda olduğu gibi), dış dünyanın gerçeklerine uymaya zorlanır. Deneyimler insan önce kimi zevklerini engellemeye ya da kimi zevklerini geriye bırakmaya iter. Ayrıca insanda toplumsal yaşam, bilindiği gibi, doğal davranışları değiştirir ve ortaklaşa yaşamın ölçülerine göre (ahlaksal, dinsel, töresel, hukuksal buyruklar vb.) dönüştürür. Ayrıca çocuk toplumla bütünleşmesini yerine getirdikçe, doyumunu sonraya bırakmayı ya da bu doyumdan vazgeçmeyi öğrenir; bunun amacı bir acıdan kaçmak olduğu gibi, önce ailenin, sonra tüm toplumun onayını alma (kendini benimsetme) doyumudur.

Zevk İlkesi ve Gerçeklik İlkesi


Demek ki kimi arzulardan vazgeçmeyi çocuğa aynı zamanda hem dış dünya, hem toplumun sosyo-kültürel ölçüleri kabul ettirir. Bu vazgeçmeyi gerektiren koruma ve beğenilme gereksinimidir; çocuğa toplumsal davranışlar için yanlış davranışlardan alıkoyar. Bu ket vurucu güç bize ''kendi arzularımızdan çok dünyanın düzenini'' değiştirmeyi öğretir. Freud buna gerçeklik ilkesi adını veriyor. Bu ilkenin etkisi altında kendi eğilimlerimizin amacı yer değiştirir, bencil ve tek bir doyum yerine, toplumsallaşmış doyum konulur; Örneğin bizim eğilimlerimizin ilk amacı bir reçel kavanozudur; ama kendi anne babamızı onurlandırmak için, okulda iyi not alma arzusuyla bu hemen değiştirir. Gerçeklik ilkesi zevk ilkesine karşı çıkmıyor, ama giderek amaçlarını değiştiriyor.
Bununla birlikte, bilinçdışı süreçler gerçeklik ilkesinin yargılama alanından kaçar. Elbette kaçar, çünkü bizim röfule ve bilinçdışındaki tepilerimiz, yargının denetimine boyun eğmezler ve hemen doyum isterler. Ayrıca gerçeklik bizim kendi arzularımızı doyurmadığı zaman, düşsel bir yaşama doğru, düşlerin ve mitlerin gerçekdışı yaşamına doğru ''stratejik bir geri çekilmeyi'' gerçekleştirir. Kendi tepilerimizi ve arzularımızı, ''sanrılı bir doyum'' veren bu yaşama teslim ederiz. Genç bir birey, örneğin olgunlaşmış olan cinsel arzularını doyuramaz, çünkü toplumsal gerçeklik buna karşı koyar, o zaman kendini düşsel sığınaklara bırakabilir: Düşlere dalma, romantik başkaldırmalar, öz-doyum gibi; sözün kısası, bunlar zevk ilkesinin, yani bilinçdışının etkisi altında kalan ''büyüsel'' davranışlardır. Oyun da, tıpkı düş gibi büyüsel bir davranıştır; arzularımızın gerçekleşmesini imgelere aktarır ve tepisel enerjimizin kullanılmayan payını kullanır. Ama aynı zamanda gerçek yaşama ve duygusal dengeye hazırlayan bir dile de sahiptir. Gerçekte çocuk kendisini etkileyen, hatta sarsan olayları kendi oyunlarında (bebek, kılık değiştirme, evcilik gibi...) yineleme eğilimindedir. Tiyatro oyunu biçimi altında bir olayı simgesel olarak yaşamak, psikanalizcilerin dediği gibi ''dramlaştırmak'', salt edilgen bir tutum takınarak ona katlanmak yerine, kendi etkinliği ile ona egemen olmaktadır (bknz:Kaynakça-1).

Ayrıca oyun, saygın örnekleri (şef, kovboy, şampiyon vs.) kahramanca biçimler altında çocuğun canlandırmasına izin vererek kendini doğrulamasını ve kendi toplumsal küçüklüğünü dengelemesini sağlar. Son olarak oyun, ortaklaşa görümü altında toplumsal olmayı öğretir ve ötekine göre kendi psikolojisini düzeltir, çünkü ''oyunun kuralına'' uymak gerekir.

Ne olursa olsun, düşsel yaşam, özellikle de düşlere dalma, yalan söyleme hastalığı, öz-doyum, uyumsuzluğa giden kaçamak davranışlara yol açar. Eğer birey kendi imgelerini disiplinli anlatım haline getirebilirse, düşsel yaşam sanatsal yatırımlara da insanı götürebilir. Her ne ise, psikanalizin bizim düşlerimize verdiği önemin, gösterdiği gibi, gizli yaşamın ve arzunun, düşsel yaşamın dışavurumu, psikanalizin öncelikli alanıdır. Ayrıca Freud 'un düşüncesine göre tüm kültürel anlatımlar, zevk ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasında bir uzlaşma girişimidir. Örneğin dinler, insanı kaba zevklerden vazgeçirmeye çalışır, ama buna karşılık, sınırlardan ve baskılardan tam olarak kurtuluşun umuduna başvurarak enerjinin ve ortaklaşa heyecanın boşaldığı dinsel törenler oluşturur, böylece bir dengeyi güvence altına alır. Bilim kimi kez bizi çok acı gerçeklerle karşı karşıya getirir, ama buna karşılık, doğayı kendi istemimizin buyruğuna sokma umudunu da verir.
Sanat, düşle gerçeklik arasında en açık uzlaşma biçimidir; sanatçı bizi düşsel olana götürmek için gerçeklikten uzaklaştırır, ama eğer bunu benimsetiyor ise, bize arzularımızı, tutkularımızı ve yerine gelmemiş dileklerimizi tutarlı bir anlatımla benimsetir. Öte yandan, gerçeklik ilkesi kendi enerjimizi toplumsal görevlerde kullanarak, ilk zamanlardan beri bizim içimizde uyuyan ilkel saldırganlık güçlerini dönüştürmeye ve zihinsel işlerde kullanmaya yardım eder.

KAYNAKÇA
1-Freud, Psikanaliz Denemeleri, s.45